Yaratan Rabbinin Adıyla Oku

Yaratan Rabbinin Adıyla Oku
Hepimiz biliriz, ilk inen ayetler 'Alâk suresinin ilk beş ayeti, ve ilk emir de "iqra!", yani "oku!".
Ama ondan önce ilk vahyin indirilişinin bir adım evveline gözümüzü çevirsek...
Allah Rasulu'nün hayatında belli dönemler gündelik telâşelerden, hayat gailesinden, başka insanlardan sıyrılıp, dik ve sarp bir dağda küçücük bir mağarada tefekküre dalmakla geçiyor. Daha sonraki dönemlerde "itikâf" olarak da bir pratiğe dönüştüğünü düşündüğümüz böyle yoğun tefekkür günleri, insanın yeniden kendine gelmesi, yaşam amacını yeniden bulması açısından hiç de boşuna olmasa gerek...
Ve ilk ayetler başlıyor:
iqra bismi rabbikellezî halaq
Önce "oku..." "Okumak"tan Allah'ın rahmetinin eserlerine bakarak yapılan bir kainat okuması da anlaşılabilir, Kur'an'ı okumak da...
Sonra "Rabbinin adıyla oku..." Rab, mürebbiye, terbiye hep aynı kökten türetilmiş kelimeler. Rububiyet kavramında bir tedrîcen kemâle ulaştırma var. Allah Teâlâ'nın bu yaratılış alemindeki herşeyi muhafaza edip, onları sahip oldukları duruma getirmesi var.
Ve sonra "Yaratan Rabbinin adıyla oku."
Burada hilkate atıf çok mânidar.
Çünkü müşrik zihniyetin -rububiyeti ve vahdaniyeti inkâr etse de- yaratılış karşısında gidebileceği en son sınır bilinemezci olmak olsa gerek... Çünkü yaratılış insanda inkâra mecal bırakmayacak kadar açık bir mucize. Ancak geriye dönük teoriler var bu konuda.
halaqal-insâne min 'alaq
O insanı bir alaq'tan yarattı
Kâinat kitabını okuyacak, Yaratıcısına muhatap olacak derecede mühim olan o insan, aslında ilkin sadece bir tek hücrecikti. Evveli sadece bu idi. Allah insanı hemen aslını bilmeye çağırıyor. Tevazuyu hatırlatıyor. Tevazu sahibi olan kurtuluyor çünkü. Kibir ise insanı mahvediyor.
iqra verabbukel-ekrem
Oku, Rabbin ekremdir
Ekrem, yani en büyük kerem sahibi. Verdiğinde karşılıksız veren. Karşılıksız ihsan edicilerin en yücesi.
Okumaya tergibden sonra Allah Teâlâ'nın ekrem olduğuna beyan buyurulması dikkatlerimizi daha çok açıyor.
Sure devam ediyor:
ellezî 'alleme bil-qalem
O ki, kalemle öğretti
İslam'daki ilim vurgusu bile başlıbaşına Kur'an'ın Allah sözü olduğuna delil. Çünkü o döneme kadar Arap toplumu içinde böyle bir anlayış hiç olmamış. Bütün ilimlerin zabtı, muhafazası ve aktarımı ise ancak yazıyla mümkün: "O ki, kalemle öğretti."
Rabbimizin en büyük ikram sahibi oluşunu öğrendikten hemen sonra insana kalemle öğretmesini okuyup da, ilim talibi olmamak ne mümkün...
Buradan farklı bir bakışla insan için en büyük ikramın hakikat bilgisi olduğunu da hissediyoruz. Yani itminane kavuşmuş bir kalp... Yaratılış amacına ulaşıp, O'nun cennetine, belki de Cemâline varan bir dizi manevî ikramlar silsilesine muhatap bir ruh...
Kalemle talimin nübüvvete işaret ettiğini de muhtelif müfessirler zikretmişler.
'allemel-insâne mâ lem ya'lem
İnsana bilmediği şeyleri öğretmiştir
Hayatta kimi sorularımızın cevabını akıl ve beş duyu ile çözebiliyoruz. "Nasıl?" sorusu mesela... Ya da "Ne?". Ancak "Niçin?" sualinin cevabını bize ancak vahiy öğretiyor.
İlk beş ayet burada nihayet buluyor. Ve çok azametli iki ayet çıkıyor karşımıza:
kellâ innel-insâne leyatgâ
Hayır! Muhakkak insan azar
en raâhustagnâ
kendini müstağni gördükçe
Ve insan... Neye sahipse, ona onu Allah verdiği halde, kendinin aslını unutur ve Allah'ın nimetlerine ihtiyaçtan kendini beri görür. İsyan eder. Kibreder. Azar.
Halbuki:
inne ilâ rabbiker-ruc'â
Şüphesiz dönüş Rabbinedir.
Ayetler devam eder:
eraeytellezî yenhâ
'abden izâ sallâ
eraeyte in kâne 'alel-hudâ
ev emera bit-taqvâ
"Gördün mü, namaz kılarken bir kulu men edeni?
Söyle bana! Ya o (namaz kılan kul) doğru yol üzerinde ise!
Yahut takvayı emrediyorsa!"
Ve karşımıza çıkan yeni bir kavram: Takva. Takvayı kısaca Allah'ın emirlerine uygun yaşamak diye özetlesek, çok kısa mı olur?
Devam edelim:
"Söyle bana! Ya o (diğeri de) hakkı yalan sayıyor ve (îmandan) yüz çeviriyorsa?
Allah'ın gördüğünü bilmiyor mu? Sakınsın o. Yok eğer vazgeçmezse, andolsun ki, onu perçem(in)den, o yalancı, günahkar perçemden yakalayıp (cehenneme) sürükleriz."
Kim ki kendi kavm-u kabilesine, ahbabına güvenirse boşunadır:
"Artık o (kendisine yardım edecek) grubunu çağırsın.
Biz de zebanîleri çağıracağız."
Kur'an'daki muhteşem secde ayetlerinden biriyle sure son bulur:
"Sakın, (seni ibadet ve taattan men edene korkup) boyun eğme; (Allah'a) secde et ve (böylece O'na) yaklaş."
İnsana iki emir: Secde et ve yaklaş!
İnsana iki lütuf: Secde et ve yaklaş!
İnsanın kavuşabileceği en büyük iki pâye...

11/11/2009 | Kategori: ISLAM | Yorum (yok) Yorum yaz! | Kalici baglanti
İnsan hürriyetini sınırlandırmak, insana bir sıkıntı ve azap değ

İnsanın denizi de “helâl dairesi”dir. “Helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur.” ( Sözler)
İnsan, bu daire içinde kalmak şartıyla, istediği gibi hareket edebilir, dilediği gibi safa sürebilir. Ama bu dairenin dışı, onun için cehennem tarlasıdır.
Buna göre, hürriyeti şöyle de tarif edebiliriz:
“Hürriyet, helâl ve haram dairelerinden dilediğini seçebilme yetkisi ve netice itibariyle de cennet ve cehennem yollarından istediğine girme serbestisidir.”
Kul, hür olmaz. Nasıl olsun ki, kölenin bile hürriyeti söz konusu değil. Kulluk ise, kölelikten çok daha ileri bir bağımlılık. Mutlak mânâda ve sınırsız bir hürriyete sahip olmadığımızı nefsimize iyice kabul ettirmek için şöyle bir düşünelim:
İnsanoğlu, eliyle işitip, gözüyle koku alıp, kulağıyla görebiliyor mu? Hayır.
Öte yandan, aklıyla hıfzedip, kalbiyle anlayıp, hafızasıyla sevebiliyor mu?Cevap; yine Hayır.
Demek ki, insan her organını ve duygusunu yerinde kullanmaya mecbur. Onu yaratan, organlarını yerli yerine koyan ve ruh âlemini akıl almaz bir şekilde tanzim eden, her duyguyu, her hissi ayrı vazifelerde çalıştıran biri var.
Bu organların ve duyguların önüne iki saha açılmış: Helâl ve haram meydanları. Ayağıyla dilediği yere gidip gözüyle istediği yöne bakabildiği gibi, aklını her sahada kullanabiliyor ve hafızasına, olur- olmaz, her şeyi doldurabiliyor.
Bu sermayelerden her biri insanın akıl ve vicdanına emrediyorlar ki: “Bizi dilediğin gibi yönlendiremezsin! Sen irade sıfatını doğru değerlendirmeli ve bizi yaratılış gayemizde kullanmalısın!”
İnsan iradesine tanınan bu hürriyet, bu serbesti, bu seçme hakkı, ne yazık ki, çoklarınca yanlış değerlendiriliyor.
İnsanoğlu, babasına, amirine, devletine karşı gelme hürriyetine sahip olmadığını çok iyi bildiği halde, nasıl oluyor da, Rabbine, Hâlikına, Mâlikine karşı kendini hür ve serbest sanabiliyor!?..
Asrımız alimlerinden Bediüzzaman Said Nursi, hürriyet konusunda çok önemli bir noktaya şöyle parmak basıyor:
“Bazı sefih ve lâübaliler hür yaşamak istemediklerinden, nefs-i emmarenin esaret-i rezilesi altına girmek istiyorlar.” (Hutbe-i Şamiye)
Hür olduğunu, dilediği gibi hareket edebileceğini iddia eden bir insan, gerçekte nefsinin esareti altına girmiştir. Nefsi ona kötülüğü emreder; o da bu emre kayıtsız şartsız itaat eder. Bu esaret, rezil bir esarettir. Bir alimin hizmetine girmiş bir insanla, bir soygun şebekesinde çalışan bir başka insan ilk bakışta aynı noktada birleşirler: İkisi de emir altındadır. Ama birincisi büyük bir şereftir, sonu ilim ve irfana çıkar. Diğeri ise rezalettir; neticesi azap ve zindandır.

Alaaddin Başar (Prof.Dr.)
7/11/2009 | Kategori: MAKALE | Yorum (yok) Yorum yaz! | Kalici baglanti
İbadetler ve Biz

Mehmet ILDIRAR
Bizim halimiz üç-beş yaşındaki çocukların hali gibidir. Namazımızın içinde oyun oynarız, ibadetimizin içinde hesap yaparız. Allah'a itaatkâr olmak yerine, Allah'ın nimetlerine hamd ü sena yerine, Allah'a karşı türlü türlü isyanlar ederiz. Gaflet diyarında gezeriz.
Döneriz de estağfirullah deriz. Yine Rabbimiz'e niyaz ederiz. O alemlerin ezeli sahibi olan, Aziz ve Kerim Allahu Azimüşşan , elli senelik isyankâra, zatının kadrini bilmeyen yetmiş senelik günahkâra merhamet-i sübhaniyesinden mağfiret eder.
İbadetin kemalâtı için, ibadetimizin yevm -i kıyamette ve Şeriat-ı Muhammediye'de hükmü nerededir, bilmek lazımdır. Hangi pazardan alınır satılır, önce onu bir tayin edelim. Sonra ona paha biçelim.
Bir gün Muhammed b. Vasi, Malik b. Dinar ve Beyazıt-ı Bistami Hazretleri (Allah hepsine rahmet eylesin) aralarında şöyle konuşurlar:
Malik b. Dinar Hazretleri buyurur ki:
- Allah'a itaat etmeyen, ibadeti olmayan kişi cehennem ateşinden kurtulamaz.
Bunun üzerine Muhammed b. Vasi Hazretleri şöyle cevap verir:
- Allah'ın af ve merhametine nail olmayan kişi cehennem ateşinden kurtulamaz.
Beyazıt-ı Bistami Hazretleri ise şöyle der:
- Otuz yıl ibadetle meşgul oldum, otuz sene hayatımı Allah'a adadım. Ama bir gün gayb aleminden bana şöyle bir nida oldu. “Allah'ın hazinesinde ibadet pek çoktur. Siz ibadetinizin çokluğu ile Allah'a yaklaşacağınızı zannetmeyin. Siz Allah'a ne ile yakın olursunuz? Zillet ile, hakirlik ile, gönlünü aşağı tutmak ile, kendisini garip bir yolcu hissetmekle, alçak gönüllükle Allah'a yakın olursunuz.”
Bu üç büyüğümüzün sözü birbirini tamamlayan, hakikatin birer vechesini açıklayan sözlerdir. Hepsi doğrudur. İbadetsiz olmaz, Allah'ın affı olmadan olmaz, kişi aczini bilmeden olmaz. Mümin ibadetine devam edecek fakat Alemlerin Rabbi karşısında ne kadar aciz, kusurlu olduğunu bilecek; O'nun affını, merhametini talep edecek.
Ebu Fadıl Hazretleri bir gün şöyle buyurmuştur:
- Ben ibadet ve taatlarımın kabul olmadığını biliyorum.
Bu sözü üzerine soruldu:
- Ey Ebu Fadıl, nasıl olur da sen ibadet ve taatlarının kabul olmadığını bilirsin?
Cevaben buyurdu ki:
- Çünkü amel ve ibadetlerin şartlarını biliyorum. Allah'ın bir kuldan nasıl bir ibadet istediğinden haberim var. Ben bildiğim ilim ile Allah'a ibadet edemiyorum. Bundan dolayı biliyorum ki benim ibadetim kabul olmaz. Çünkü amel ve ibadet şartlarından birisi şudur ki, nefsimi itaate alıştıramadım, nefsim yolsuzluğundan vazgeçmedi. Cenab -ı Hakk'a karşı uğursuzluğunu yenemedim, huzurla ve kusursuz taat yapamadım ki, ibadetim kabule şayandır diyeyim .
Başımızın tacı olan alimlerimiz , kendilerini böyle kusurlu görüp bu sözleri söylerken, bizim ibadetlerimizin kemalinden söz etmemiz nasıl mümkün olacak? İmanımızın mahalli olan nuranî kalbimiz, zikirle Allah'tan gayriyi unutacak bir hal almamış, nuranî, ruhanî bir zevke ulaşmamışken nerede kaldı ki ibadetlerimizin kemalâtından söz açılsın? Nasıl açılsın? Ne hal ile açılsın?
Şu halde otuz senelik ibadetimiz de olsa, insan Allah karşısında zelilliğini düşünerek, itaattaki noksanlığını, nefsinin taate alışamadığını, dolayısıyla mükafat aramak yerine mağfiret olmayı düşünmesi lazım gelir. Cennet aramak yerine cehennem azabından kurtuluş için niyaz etmek lazım gelir. “Rabbim bana cennet ve Cemâl ver” demek elbette hakkıdır, ama hakkı önce cehennemden kurtulmaktır. Çünkü kulun ibadeti Allah'a vasıl olacak bir kemalde değildir.

31/10/2009 | Kategori: ISLAM | Yorum (1) Yorum yaz! | Kalici baglanti



