*HUZUR VE GÜZELIK ISLAM'DADIR..*


Powered by Audici
Image Hosted by ImageShack.us

Yaratan Rabbinin Adıyla Oku‏


Yaratan Rabbinin Adıyla Oku

Hepimiz biliriz, ilk inen ayetler 'Alâk suresinin ilk beş ayeti, ve ilk emir de "iqra!", yani "oku!".

Ama ondan önce ilk vahyin indirilişinin bir adım evveline gözümüzü çevirsek...
Allah Rasulu'nün hayatında belli dönemler gündelik telâşelerden, hayat gailesinden, başka insanlardan sıyrılıp, dik ve sarp bir dağda küçücük bir mağarada tefekküre dalmakla geçiyor. Daha sonraki dönemlerde "itikâf" olarak da bir pratiğe dönüştüğünü düşündüğümüz böyle yoğun tefekkür günleri, insanın yeniden kendine gelmesi, yaşam amacını yeniden bulması açısından hiç de boşuna olmasa gerek...

Ve ilk ayetler başlıyor:
iqra bismi rabbikellezî halaq

Önce "oku..." "Okumak"tan Allah'ın rahmetinin eserlerine bakarak yapılan bir kainat okuması da anlaşılabilir, Kur'an'ı okumak da...

Sonra "Rabbinin adıyla oku..." Rab, mürebbiye, terbiye hep aynı kökten türetilmiş kelimeler. Rububiyet kavramında bir tedrîcen kemâle ulaştırma var. Allah Teâlâ'nın bu yaratılış alemindeki herşeyi muhafaza edip, onları sahip oldukları duruma getirmesi var.

Ve sonra "Yaratan Rabbinin adıyla oku."
Burada hilkate atıf çok mânidar.

Çünkü müşrik zihniyetin -rububiyeti ve vahdaniyeti inkâr etse de- yaratılış karşısında gidebileceği en son sınır bilinemezci olmak olsa gerek... Çünkü yaratılış insanda inkâra mecal bırakmayacak kadar açık bir mucize. Ancak geriye dönük teoriler var bu konuda.

halaqal-insâne min 'alaq
O insanı bir alaq'tan yarattı

Kâinat kitabını okuyacak, Yaratıcısına muhatap olacak derecede mühim olan o insan, aslında ilkin sadece bir tek hücrecikti. Evveli sadece bu idi. Allah insanı hemen aslını bilmeye çağırıyor. Tevazuyu hatırlatıyor. Tevazu sahibi olan kurtuluyor çünkü. Kibir ise insanı mahvediyor.

iqra verabbukel-ekrem
Oku, Rabbin ekremdir

Ekrem, yani en büyük kerem sahibi. Verdiğinde karşılıksız veren. Karşılıksız ihsan edicilerin en yücesi.

Okumaya tergibden sonra Allah Teâlâ'nın ekrem olduğuna beyan buyurulması dikkatlerimizi daha çok açıyor.

Sure devam ediyor:
ellezî 'alleme bil-qalem
O ki, kalemle öğretti

İslam'daki ilim vurgusu bile başlıbaşına Kur'an'ın Allah sözü olduğuna delil. Çünkü o döneme kadar Arap toplumu içinde böyle bir anlayış hiç olmamış. Bütün ilimlerin zabtı, muhafazası ve aktarımı ise ancak yazıyla mümkün: "O ki, kalemle öğretti."

Rabbimizin en büyük ikram sahibi oluşunu öğrendikten hemen sonra insana kalemle öğretmesini okuyup da, ilim talibi olmamak ne mümkün...

Buradan farklı bir bakışla insan için en büyük ikramın hakikat bilgisi olduğunu da hissediyoruz. Yani itminane kavuşmuş bir kalp... Yaratılış amacına ulaşıp, O'nun cennetine, belki de Cemâline varan bir dizi manevî ikramlar silsilesine muhatap bir ruh...

Kalemle talimin nübüvvete işaret ettiğini de muhtelif müfessirler zikretmişler.

'allemel-insâne mâ lem ya'lem
İnsana bilmediği şeyleri öğretmiştir

Hayatta kimi sorularımızın cevabını akıl ve beş duyu ile çözebiliyoruz. "Nasıl?" sorusu mesela... Ya da "Ne?". Ancak "Niçin?" sualinin cevabını bize ancak vahiy öğretiyor.

İlk beş ayet burada nihayet buluyor. Ve çok azametli iki ayet çıkıyor karşımıza:
kellâ innel-insâne leyatgâ
Hayır! Muhakkak insan azar
en raâhustagnâ
kendini müstağni gördükçe

Ve insan... Neye sahipse, ona onu Allah verdiği halde, kendinin aslını unutur ve Allah'ın nimetlerine ihtiyaçtan kendini beri görür. İsyan eder. Kibreder. Azar.

Halbuki:
inne ilâ rabbiker-ruc'â
Şüphesiz dönüş Rabbinedir.

Ayetler devam eder:
eraeytellezî yenhâ
'abden izâ sallâ
eraeyte in kâne 'alel-hudâ
ev emera bit-taqvâ
"Gördün mü, namaz kılarken bir kulu men edeni?
Söyle bana! Ya o (namaz kılan kul) doğru yol üzerinde ise!
Yahut takvayı emrediyorsa!"

Ve karşımıza çıkan yeni bir kavram: Takva. Takvayı kısaca Allah'ın emirlerine uygun yaşamak diye özetlesek, çok kısa mı olur?

Devam edelim:
"Söyle bana! Ya o (diğeri de) hakkı yalan sayıyor ve (îmandan) yüz çeviriyorsa?
Allah'ın gördüğünü bilmiyor mu? Sakınsın o. Yok eğer vazgeçmezse, andolsun ki, onu perçem(in)den, o yalancı, günahkar perçemden yakalayıp (cehenneme) sürükleriz."

Kim ki kendi kavm-u kabilesine, ahbabına güvenirse boşunadır:
"Artık o (kendisine yardım edecek) grubunu çağırsın.
Biz de zebanîleri çağıracağız."

Kur'an'daki muhteşem secde ayetlerinden biriyle sure son bulur:
"Sakın, (seni ibadet ve taattan men edene korkup) boyun eğme; (Allah'a) secde et ve (böylece O'na) yaklaş."

İnsana iki emir: Secde et ve yaklaş!
İnsana iki lütuf: Secde et ve yaklaş!

İnsanın kavuşabileceği en büyük iki pâye...

11/11/2009 | Kategori: ISLAM | Yorum (yok) Yorum yaz! |

İbadetler ve Biz


Mehmet ILDIRAR


İbadetteki halimiz ufacık çocukların oyununa benziyor. Hani evcilik oynarlar, ceviz kabuğu kadar oyuncağa tencere derler, kibrit kutusu kadar bir oyuncağa taksi derler, yalandan, ufacık bir oyuncağa da baba derler, anne derler, oyun oynarken kavga ederler, oyunu dağıtıverirler. İki dakika evcilik oynarlar, biri anne olur, biri baba olur, bir dakika sonra oyun bozulur.

Bizim halimiz üç-beş yaşındaki çocukların hali gibidir. Namazımızın içinde oyun oynarız, ibadetimizin içinde hesap yaparız. Allah'a itaatkâr olmak yerine, Allah'ın nimetlerine hamd ü sena yerine, Allah'a karşı türlü türlü isyanlar ederiz. Gaflet diyarında gezeriz.

Döneriz de estağfirullah deriz. Yine Rabbimiz'e niyaz ederiz. O alemlerin ezeli sahibi olan, Aziz ve Kerim Allahu Azimüşşan , elli senelik isyankâra, zatının kadrini bilmeyen yetmiş senelik günahkâra merhamet-i sübhaniyesinden mağfiret eder.

İbadetin kemalâtı için, ibadetimizin yevm -i kıyamette ve Şeriat-ı Muhammediye'de hükmü nerededir, bilmek lazımdır. Hangi pazardan alınır satılır, önce onu bir tayin edelim. Sonra ona paha biçelim.

Bir gün Muhammed b. Vasi, Malik b. Dinar ve Beyazıt-ı Bistami Hazretleri (Allah hepsine rahmet eylesin) aralarında şöyle konuşurlar:

Malik b. Dinar Hazretleri buyurur ki:

- Allah'a itaat etmeyen, ibadeti olmayan kişi cehennem ateşinden kurtulamaz.

Bunun üzerine Muhammed b. Vasi Hazretleri şöyle cevap verir:

- Allah'ın af ve merhametine nail olmayan kişi cehennem ateşinden kurtulamaz.

Beyazıt-ı Bistami Hazretleri ise şöyle der:

- Otuz yıl ibadetle meşgul oldum, otuz sene hayatımı Allah'a adadım. Ama bir gün gayb aleminden bana şöyle bir nida oldu. “Allah'ın hazinesinde ibadet pek çoktur. Siz ibadetinizin çokluğu ile Allah'a yaklaşacağınızı zannetmeyin. Siz Allah'a ne ile yakın olursunuz? Zillet ile, hakirlik ile, gönlünü aşağı tutmak ile, kendisini garip bir yolcu hissetmekle, alçak gönüllükle Allah'a yakın olursunuz.”

Bu üç büyüğümüzün sözü birbirini tamamlayan, hakikatin birer vechesini açıklayan sözlerdir. Hepsi doğrudur. İbadetsiz olmaz, Allah'ın affı olmadan olmaz, kişi aczini bilmeden olmaz. Mümin ibadetine devam edecek fakat Alemlerin Rabbi karşısında ne kadar aciz, kusurlu olduğunu bilecek; O'nun affını, merhametini talep edecek.

Ebu Fadıl Hazretleri bir gün şöyle buyurmuştur:

- Ben ibadet ve taatlarımın kabul olmadığını biliyorum.

Bu sözü üzerine soruldu:

- Ey Ebu Fadıl, nasıl olur da sen ibadet ve taatlarının kabul olmadığını bilirsin?

Cevaben buyurdu ki:

- Çünkü amel ve ibadetlerin şartlarını biliyorum. Allah'ın bir kuldan nasıl bir ibadet istediğinden haberim var. Ben bildiğim ilim ile Allah'a ibadet edemiyorum. Bundan dolayı biliyorum ki benim ibadetim kabul olmaz. Çünkü amel ve ibadet şartlarından birisi şudur ki, nefsimi itaate alıştıramadım, nefsim yolsuzluğundan vazgeçmedi. Cenab -ı Hakk'a karşı uğursuzluğunu yenemedim, huzurla ve kusursuz taat yapamadım ki, ibadetim kabule şayandır diyeyim .

Başımızın tacı olan alimlerimiz , kendilerini böyle kusurlu görüp bu sözleri söylerken, bizim ibadetlerimizin kemalinden söz etmemiz nasıl mümkün olacak? İmanımızın mahalli olan nuranî kalbimiz, zikirle Allah'tan gayriyi unutacak bir hal almamış, nuranî, ruhanî bir zevke ulaşmamışken nerede kaldı ki ibadetlerimizin kemalâtından söz açılsın? Nasıl açılsın? Ne hal ile açılsın?

Şu halde otuz senelik ibadetimiz de olsa, insan Allah karşısında zelilliğini düşünerek, itaattaki noksanlığını, nefsinin taate alışamadığını, dolayısıyla mükafat aramak yerine mağfiret olmayı düşünmesi lazım gelir. Cennet aramak yerine cehennem azabından kurtuluş için niyaz etmek lazım gelir. “Rabbim bana cennet ve Cemâl ver” demek elbette hakkıdır, ama hakkı önce cehennemden kurtulmaktır. Çünkü kulun ibadeti Allah'a vasıl olacak bir kemalde değildir.
                              

 

31/10/2009 | Kategori: ISLAM | Yorum (1) Yorum yaz! |

BU DÜNYADA YOLCU GİBİ YAŞAMAK ..Vehbi Vakkasoglu


İnsanın temel yanılgılarından biri,bu dünyada temelli kalacağını ve hep yaşayacağını sanmasıdır.Oysa ki insan, bu dünyaya uğrayıp geçecek bir misafir gibidir.
Sahipmiş gibi göründüğü şeyler,elinde hep emanettir.Evet,insan bu dünyada geçici olarak vardır.Emanetçidir.Ve asla mal sahibi değildir.
Büyük şehirlerde emanetçiler vardır.
Genellikle yabancılar,yolcular,yanlarında taşıyamayacakları eşyalarını,belli bir ücret karşılığı,belli bir zaman için,onlara bırakırlar.Sonra da, bıraktıkları sürenin ücretini ödeyip,emanete bıraktıkları mallarını geri  alırlar.
Emanetçi, belli bir ücret karşılığı,kendisine bırakılan malı muhafaza eder.Mal sahibi istediği anda da,teslim aldığı gibi,aynen geri verir.
Biz de bu dünyada,Yüce Yaratıcı’nın emanetçileriyiz.Şu anda bize sunulmuş olan dünya nimetlerini, belli bir süre kullanacak;mal sahibi istediğinde ise,hemen bırakıp ebedi aleme göçeceğiz.
Acaba biz, bu dünyada gerçekten emanetçi gibi mi yaşıyoruz,yoksa mal sahibi gibi mi?
 ……………………………………

Bu dünyada kendisini emanetçi gibi hissedenler,hırsa ve kıskançlığa düşmezler.Çünkü,zaten geçici bir süre için elde edilen ve aslında kendisine ait bulunmayan şeyler için hırs göstermek akıllı insanlara yaraşır mı?
Başkaları kadar dünyalık kazanamayınca da ,kıskançlık duygularında boğulmak,hırstan ve hasetten patlamak insanca mıdır?
……………………………………….
“-İnsan,kıskandığı şeyin akıbetine baksın” der Bediüzzaman.Çünkü sonunda, zenginle fakir de eşitlenecek,ahiret yolculuğuna ikisi de, sadece bir kefenle çıkacaklardır.Bu gerçek gönülde yer etmişse,insanda kıskançlık kalır mı?
“Onda var da, bende niçin yok” krizi yaşanır mı?
Kendisini emanetçi gibi hisseden;mal hırsında boğulup kalır mı?
............................................................
Bu dünyanın misafiri olduğunu bilen;hep toplama ve daha çok şeye sahip olma oburluğundan kendini kurtarır.
İnsan,elindeki her şeyi bir gün bırakıp gideceğini ve bu dünyadan sadece iki metre kefen bezi ile sonsuzluk yolculuğuna çıkacağını bilse…Ah bunu bir bilebilse ve bu bilgiyi şuura dönüştürebilse,pek çok olumsuzluk düzeliverecektir.
İnsan bu gerçeği  elbette bilir ama,bilmiyormuş gibi yaşar hep…Unutmuş gibi davranır.Bu sebeble sık sık hatırlamakta fayda vardır.İbadetlerin tekrarı,öğütlerin devamlılığı,işte bu yüzdendir.Sıkça unutan insana,sıkça hatırlatmak gerekir.
Güzeller Güzeli, hatırlatmayı en etkili biçimde yapar;“Hayatın tadını ve lezzetlerini acılaştıran ölümü sıkça anınız” buyurur.Zira,bir gün her şeyi burada bırakıp gitmenin adıdır ölüm...
Madem ki,bir gün her şeyi burada bırakıp gideceğiz,öyleyse biriktirme konusundaki bu hırsımız nedendir?
İnsan bir yolcudur.Ruhlar dünyasından başladı yolculuğa…Anne rahminden dünyaya,buradan kabre,kabirden yeni bir dirilişle kalkıp, ebedi ve asıl aleme doğru yol alıyor.Öyle ise,götürmeye değer olanı ve gittiği yerde işe yarayacak olanı biriktirmeli değil mi?
Bu uzun yolculukta,dünya sadece bir uğrak yeri…Bir mola mekanı,bir durak…
Uzun  bir seyahatte,otobüsün yemek ve ihtiyaç molası verdiği yerde sürekli kalacağını sanan adam gibi olmayalım.
Mola yerini hemen sahiplenen ve kendisini,orada geçici bir süre emaneten kullanacağı şeylerin gerçek maliki sanan adam,akıllı sayılabilir mi?
……………………………
Madem misafiriz.Misafir beraberinde getirmediği şeylere gönül bağlamaz,aşık olmaz.Dolayısiyle de onları  bırakıp gideceği zaman,ah vah etmez.
Hakiki mü-min,dünya işlerinden kazandığına tam sevinmez;kaybettiğine de tam üzülmez...
.........................................
Yolcunun yükü hafif olmalıdır.
Zira,ağırlığı az olan kişi,seyahat sırasında rahat olur.
Biz de yolcuyuz.Ne kadar nazlansak,bizi burada durdurmazlar.Sevkiyat var.Öyleyse,sürekli sefere hazır durumda bulunmalıyız.
..............................................
Genç ve tecrübesiz bir adam,uğradığı şehirde,ününü duyduğu bilge bir zatı ziyaret eder.Kafası ve kalbiyle insanların saygısını kazanmış olan bu değerli kişinin yaşadığı ortam,delikanlının dikkatini çeker…
Çünkü,bu bilge adam,fakir sayılacak derecede yaşıyormuş ve çok az eşyaya sahipmiş…Evinin fark edilen tek varlığı, fevkalade zengin olan kütüphanesiymiş.
Genç Adam, büyük bir merak ve yadırgama duygusuyla, sormaktan kendini alamamış:
“-Efendim,ortalık bomboş görünüyor,eşyalarınız nerede?
Bilge Adam,soruyu boş bulmuş ve bir soruyla karşılık vermiş:
“-Peki, sizinkiler nerede?”
“-Ben bir yolcuyum” demiş Genç Adam…
“-Ben de…” demiş bilge kişi…
……………………………….
Peki biz?
Biz de yolcu değil miyiz şu dünyada?
Öyleyse neden yolcu gibi davranmıyoruz.
Bediüzzaman bu dünyada kendisini  yolcu gibi hisseden bir bilge kişiydi.Bu sebeble,dünyaya metelik vermez ve hep derdi ki:
 “Bu dünyadan yüküm,taşıyabileceğim kadar olmalı…”
Bu  prensibinden  dolayı, elinde zaruri ihtiyaçlarını içinde taşıdığı bir sepet olurdu.Bazen de omzunda bir heybe…
O dünya yükünün de, bütün ısrarlarına rağmen,hiç bir talebesine taşıtmazdı.
Ve bu hususta derdi ki, “İnsanın temel ihtiyaçları dört şey iken,maddeci medeniyet,bunu yirmiye çıkarmıştır.”
Şimdi sağ olsa da görseydi,insanın olmazsa olmazları kaça çıktı?
Günümüzde,kim kendi gücüyle taşıyabilir dünyalığını?
Bir taşınmaya kalksak,acaba kaç kamyona sığabiliriz?
Yükü hafif olanlara ne mutlu!
Çünkü dünya yükü arttıkça , onları taşıma zahmeti de artar.Üstelik terkedip gitmek  de ne kadar zorlaşır onları…
Koca Yunus ne güzel der;
Kem durur nicelerin yoksullardan varlığı,
Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı.
.........................................................
Emanetçiyiz bu dünyada,ya da garip bir yolcu…
Öyleyse,hiç ölmeyecekmiş gibi,büyük bir hırsla dünyalık yarışına girmek niye,neden?
Güzeller Güzeli  )s.a.), ne etkili uyarır bizi:
“-İnsan bu dünyada bir yolcudur.Dünya hayatı,bu yolcunun ihtiyaç gidermek için mola verdiği bir ağaç altıdır.Orada biraz durup,dinlenecek; sonra da yoluna devam edecektir.”
Ve yine buyurur ki, “Bugün koşu meydanı,yarınsa kazanma günüdür.Varılacak yer Cennet veya Cehennem”dir.”



20/10/2009 | Kategori: ISLAM | Yorum (yok) Yorum yaz! |

<Önceki Yazilar |