Kıyamet Yaklaştı

Kıyamet Yaklaştı Ey Ehlibeyt! Ey Ehlibeyt’in sevdalıları! Vakit daraldı ve kıyamet yaklaştı! Hal böyle iken! Mazlumların ahı arşa yükselmekte! Firavunlar sarmış her yanımızı! İnananlar acı çekmekte! Kutlu erdemler kuşatılmış! Sonsuzluğa cehalet, aydınlık! Hemde medeniyet sayılmış! Ve küfrün ordusu tüm kinini akıtıyor! Amcam Hamza’nın ciğerini söküyor! Annem Fatıma’nın tesettürüne saldırıyor! Yıldızlar dökülüyor artık tek tek! Galaksiler birbirine giriyor! Evrenin dengesi bozulmuş! Kıyamet geliyorum diye haykırıyor! Ey Ehlibeyt! Ey Ehlibeyt’in sevdalıları! Vakit daraldı ve kıyamet yaklaştı! Hal böyle iken nedir bu gaflet! Gün artık birlik olma zamanı! Çağırıyor evladı Muhammed! Ey Ehlibeyt! Ey Ehlibeyt’in sevdalıları! Vakit daraldı ve kıyamet yaklaştı! |
Enes Muhammed KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR '' Hz.MUHAMMED (S.A.V.) ![]() |
3/10/2009 | Kategori: SIIR | Yorum (1) Yorum yaz! | Kalici baglanti
Bir Günah Bir Yudum Zehir

Mahmut ÇETİN
Günah, ruha içirilmiş bir zakkumdur.
Günah işleyen insan, kendi ruhunu dinamitlemiştir.
Günahtan zevk alan insan sefildir. Çünkü insana bahşedilen kabiliyetler, ulvî duygular günahla kararmaya başlar.
Günah işlemeye ısrarla devam edenin iradesi, direnmesi ve yenilenme kudreti kalmaz.
Günah, kalbî hayatı çepeçevre saran zehirli bir dumandır.
Bu duman fırtınasına maruz kalan insan kurur; bu zehirli havayı teneffüs eden, manen ölür. Her ne kadar diri gözükse de...
Günah, fıtratla zıtlaşmadır. Günah, insanın aslî yani fıtrî olandan sapmasıdır. İnsan günah ile Hak'tan saptığı zaman kendisi olmaktan çıkıyor ve kendi cehennemini oluşturuyor. Fıtrî olan, iyi asfaltlanmış otoban yola benzer. Bu yolda arabanızı güvenle kullanabilirsiniz. Çünkü sürücü olarak ne siz yorulur ve endişelenirsiniz ne de arabanızın motoru zorlanır. Eğer ana yoldan çıkar, patika yola girerseniz, bu yolun çukurları, kayganlığı, taşları ve yol kenarlarındaki dikenleri size rahat vermeyecektir; belki de bir kaza ile sizin sonunuzu hazırlayacaktır.
Allah'ın sınırlarını göz ardı etmek
Kur'an'da günah anlamında kullanılan kelimelerden biri olan fücur kelimesi, Hak yoldan sapış anlamındadır. Elmalılı Hamdi Yazır der ki: “Fücur, Hak'tan sapıp Hak yolunu yarmak ve Hak nizamından çıkıp fısk ve isyana düşmektir. Bilhassa zina, yalan vs. gibi edepsizlikler yoluyla şer ve isyana düşmeye fücur denir.” (Hak Dini Kur'an Dili 8/5857). Fücur işleyen yani fâcir kimse, hem kendisini hem de çevresindeki diğer insanları karanlığın içine atar.
Günah, Kur'an'da on ayrı ayette belirtilen Allah'ın sınırlarını ( hududullah ) aşmaktır:
“Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Kim Allah'ın sınırlarını geçerse, kendisine yazık etmiş olur.” (Talak, 1)
“İşte bunlar Allah'ın sınırlarıdır, sakın bunları aşmayın. Kimler Allah'ın sınırlarını aşarsa işte onlar zalimlerdir.” (Bakara, 229) “Bunlar, Allah'ın sınırlarıdır (bu sınırları tanımayan) kâfirler için acı bir azap vardır.” (Mücadele, 4)
Küçük günahlardan sakınma, insanı sınıra doğru gitmekten alıkoyarken, büyük günahlardan sakınma, bu sınırı geçip insanı helâk olmaktan korur. Büyük günah işlemek, Allah'ın hem ruhî hem de maddî anlamda belirlediği insan-kâinat bütünlüğünü parçalamak demektir.
Günah nedir?
Nevvas b. Sem'an r.a. bir gün Rasulullah s.a.v.'e “İyilik ve günah nedir?” diye sordu. Hz. Peygamber s.a.v. de ona şöyle cevap verdi: “İyilik, ahlâkın güzel olmasıdır. Günah ise, kalbini tırmalayıp, insanların da muttali olmasından hoşlanmadığın şeylerdir.” (Tirmizî, Zühd, 52)
Hadiste belirtildiği üzere, günah insanın vicdanını ve kalbini rahatsız eder. Aynı zamanda insan, işlediği günahından başkalarının haberdar olmasını istemez.
Şah Veliyullah ed- Dihlevî ise günahı şöyle tarif etmiştir: “Günah, insanın şeytana uyarak yaptığı ve arzusunda fanî olduğu, dünyada ve ahirette cezasını çektiği, bütün mükemmel olanları fesada uğratan, Allah'a itaate ters olan ve Allah ile kul arasındaki perdeyi kuvvetlendiren her fiildir.” ( Hüccetullahi'l - Bâliğa , I/121)
Günahlar, eğer tevbe edilmezse, amip denilen tek hücreli canlının bölünerek çoğalması gibi sürekli büyürler. Tevbe etmeyen kişi, günahını benimsemiş demektir. Bir başka ifadeyle bu günahı işlemeye devam edecek demektir.
Günahlar büyük ve küçük olarak ikiye ayrılsa da ve mahiyeti itibarıyla birbirinden farklı olsalar da, aslında aynı merkezden kaynaklanmaktadırlar. Günahların merkezi nefsimizdir. Nefsimizin sınır tanımaz ve doymak bilmez istekleri bizleri helâke doğru götürmektedir. Bu istekler baştan hoş görünebilir; hatta bir kerelik veya nasıl olsa küçük bir günah denebilir. Ancak unutmamalıyız ki, çeşidi ne olursa olsun günahın öncesi tatlı, sonu ise zehirdir.
Günahı önemsiz görünce
Günahı küçümsemek, onların artmasına ve sonuçta kalbin kararmasına sebep olmaktadır. Peygamber Efendimiz s.a.v ., çok sık tekrarlanan bir hadisi şerifinde: “İnsan bir günah işlediğinde kalbinde küçük bir siyah leke olur. Günahlarına devam ettikçe lekeler büyür ve zamanla bütün kalbi kaplar.” buyurmaktadır.
Küçük günahlarda ısrar, onların büyümesiyle; büyük günahların tekrarı ise nefsimizin iyice azması ve bedenimizde egemen olmasıyla sonuçlanır.
Hz. Peygamberimiz, “Üzerinde ısrar edildikçe, küçük günah yoktur” buyurmuştur. (el- Irâkî , el- Muğnî , IV/ 22-23 ). Bir başka hadisi şerifte de: “Ey Aişe ! Göze önemsiz görünen günahlardan sakın! Çünkü bu günahlar için, Allah tarafından görevlendirilmiş bir görevli vardır. Küçük günahlar insanda bir araya gelince onu helâk eder.” buyurur. ( İbn Mace , Zühd , 29)
Kısaca, küçük veya büyük günahların insandaki temel etkisi, onun ruhunda deprem meydana getirmesidir. Ruh ve kalp alt-üst olmuştur ve ilâhî özü taşıyan ruh ve kalp o kişide fonksiyonlarını yerine getirememektedirler. Tevbe etmedikçe insan yalnız ve dayanaksızdır.
Bir müslümana arkadaşından gelen sıkıntılar nasıl onun günahları sebebiyle ise, bir toplumu sarsan musibetler de günahlar sebebiyle olabilir. Çünkü sıkıntı ve belalar, bazen gafletimizden dolayı bizlere bir uyarı, bazen günahlarımıza keffaret , bazen de üst derecelere çıkabilmemiz için meydana gelirler.
Neden günah işleriz?
İnsanı günaha sevkeden temel faktörler dahilîdir , yani insanın yapısında bulunan meyil ve arzulardır. Bu meyil ve arzuların, kötülüklerin kaynağı ise, yukarıda da söylediğimiz gibi, nefsimizdir. Çünkü nefs , “alabildiğine kötülüğü emreden” (Yusuf, 53) ve kişiyi günaha yöneltmek için fısıltılar halinde sürekli telkinde bulunan ( Necm , 23) bir güçtür. Nefsin bu aşamasına nefs -i emmâre denir ki, insan varlığının en aşağı tabakası olup, bütün kötü huy ve hareketlerin merkezidir. Aynı zamanda bu seviyedeki nefs , heva ve heveslerimizin de kaynağıdır. Peygamberimiz tarafından, kendisine karşı yapılacak cihadın, cihadların en büyüğü olarak belirtilen nefs , bu nefstir .
İnsanı günah işlemesi için dışarıdan etkileyen faktörler de vardır. Bunların başında şeytanın mevcudiyeti ve onun tahrikleri gelir. Aldatıcı vaadlerine kulak verdiğimizde ve onun isteklerine uyduğumuzda bizi günahların içine iten ve böylece cehenneme sürükleyen şeytan, insan ile Allah arasındaki ilişkilerde sürekli olarak insanın önüne engeller koymaktadır.
Kur'an'da şeytanın bahsi nefse göre daha çoktur. Çünkü nefsin kötülükleri ve bozgunculuğunda şeytanın vesvesesinin rolü büyüktür. Uyuyan kötü düşünceler hep onun tarafından motive edilir. Böyle bir anda insan Rabbi'ni hatırlar da, O'na karşı huşû duyarsa, aklı nurlanır, bu nur daha sonra kalbe girer ve günaha davet eden şeytanı yenebilir.
Dış faktörler içinde dünya hayatının cazibesini de unutmamak lazımdır. Ölümsüz bir dünya hayatı içgüdüsü ve bundan dolayı da ahireti düşünmeme tavrı (Bakara, 95-96 ) insana nice günahlar işletir. Kendini bu psikolojiye kaptıran insan, hayat sadece bu dünyadan ibaretmiş gibi pervasızca hareket etme arzusuna kapılır ve nefsî istekleri tatmin etme duygusunun baskısıyla günaha kolayca kayabilir.
Rabbimiz'i unutmak, kendimizi unutmak
Muhyiddin-i Rumî k.s. Hazretleri, etrafında toplanan müridlerine sormuş: “En büyük günah nedir, biliyor musunuz?” Müridleri cevaben “Hayır!” demişler. Hazret, merakla bekleyen insanlara en büyük günahın Allah'ı unutmak olduğunu söylemiş. Bunun nasıl olduğunu soranlara da: “Allah'ı unutarak iş yapmaktır ki, böyle işlerin hiç kıymeti yoktur.” diye buyurmuş.
Allah'ı unutmak, aynı zamanda kendimizi unutmak değil midir? O'nu unutmak, Rabbimiz olması yönüyle O'nun terbiyesini reddetmek değil midir? Allah'ı unutmak, mümin olarak en fazla ihtiyacımız olan O'nun lütuf ve ihsanlarına karşı kayıtsız kalmak değil midir? Böyle bir kimse zaten en büyük günahı zamanın her diliminde işliyor demektir.
Necip Fazıl da aynı konuyu güzel bir beyitle bizlere aktarmıştır:
“Sana şahdamarından daha yakın Allah;
Günah mı dedin, O'ndan uzağa düşmek günah.”
Büyük günah - küçük günah
Günahlar niteliği açısından küçük ( sağire ) ve büyük ( kebîre ) olmak üzere ikiye ayrılırlar. Müslüman için önemli olan, öncelikle büyük günahlardan mutlak surette kaçınmasıdır. Çünkü Allah, Yüce Kitabımızda: “Size yasak edilen büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi güzel bir yere koyarız.” (Nisa, 31) buyurmaktadır.
Büyük günahların sayısı hakkında ihtilaflar vardır. Bir hadisi şerifte, Allah'a ortak koşmak ve ana babaya isyan etmenin günahların en büyüğü olduğunu söyleyen Peygamberimiz s.a.v ., ayakta iken oturmuş ve üç defa “Yalan sözden sakınınız.” buyurmuştur. (Müslim, İman, 38). Diğer bir hadis de şöyledir: “Şu yedi helâk edici şeyden sakınınız.” “Nedir onlar ya Rasulallah ?” sorusu üzerine şöyle buyurmuştur: “Allah'a ortak koşmak, büyü yapmak, haksız yere Allah'ın yasakladığı cana kıymak, faiz yemek, yetim malı yemek, savaş günü geri dönüp kaçmak, bir şeyden habersiz, masum, inanmış kadınlara zina suçu atmak.” ( Buharî , Vesâyâ , 23; Müslim, İman, 144)
Büyük günah, İbn Mes'ud'a göre dört, Abdullah b. Ömer'e göre yedi, Abdullah b. Amr'a göre dokuz tanedir. (Allah onlardan razı olsun). Abdullah ibn Abbas, yetmişe yakın büyük günah olduğunu, ancak tevbe ile büyük günah kalmayacağını, ısrar edince de küçük günahın büyük günaha dönüşeceğini, Allah'a isyan olan her şeyin büyük günah olduğunu söylemiştir. ( İbn Kesir Tefsiri, I/486)
Pek çok İslâm alimi , ayet ve hadis-i şeriflere dayanarak büyük günahlar ile ilgili sıralama yapmışlardır. Büyük günahların en büyüğü olarak bildirilen şirkin dışındakilerin çoğu, doğrudan doğruya fertlere yönelik suçlardır. Bununla beraber, dinî yaşantıyı bozan, safvetini yok eden kusurlar da vardır. Mesela, namazı terk, zekâtı men, özürsüz olarak Ramazan orucunu yemek, hali-vakti yerinde olduğu halde hacca gitmemek, Allah ve Rasulü adına yalan söylemek, kadının erkeğe, erkeğin kadına benzeme özentisi, kaderi inkâr, tasvîr , Allah'tan başkası adına hayvan boğazlamak, bile bile başkasının oğlu olduğu yolunda iddiada bulunmak, Allah'ın mekrinden emin olmak, özürsüz cemaati terk etmek gibi... (Zehebî, Kitabu'l - Kebâir , 19-250 )
Nasıl korunuruz?
İnsanın günahlardan sakınması, sevap işlemesinden çok daha zordur. İnsanı lütfa , ihsana erdiren şey, çok amelden ziyade günah işlemekten sakınmaktır. Yani ilk hedefimiz günahtan kaçınmak olmalıdır; sevap işlemek daha sonra gelmelidir.
Korunma gayretlerimize rağmen, bir anlık gaflet sonucu günah işlemiş isek, bu günah, kalbimizde yanan bir ateş haline gelmeli ve ahirette yanmadan önce bizi bu dünyada yakmalıdır. Bu tür bir ıstırabımız olursa, içimizde yanan ateşi aşk ateşine çevirecek, nârı nur yapabilecek ve bizleri felaha ulaştıracak kişi ile karşılaştığımızda “lebbeyk” diyebiliriz.
Yoksa, Mektubat-ı Rabbanî'de zikredildiği gibi, Rabbimiz'den alıkoyan her şey olan dünyadan ve bu dünyanın kötülüklerinden nasıl kopabiliriz ki!
Sevgili Peygamberimiz s.a.v. bir hadislerinde, “ Ademoğlu günahkârdır; günahkârların en hayırlıları ise tevbe edenlerdir.” ( İbn Mâce , Zühd , 30) buyurmaktadır. Tevbe ile insan, yapmış olduğu günah ve kusurlardan kurtulur.
Allah şu ayet-i kerimesiyle kullarını kurtuluşa çağırmaktadır: “Ey iman edenler! Hepiniz Allah'a tevbe ediniz ki felâh bulasınız.” (Nur, 31)
Kullar ne kadar günah işlemiş olurlarsa olsunlar, bir daha kesinlikle yapmamak üzere dönüş yaparlarsa, yani umutsuzluğa kapılmadan Allah'a yönelip tevbe ederlerse, Allah onları affeder. Günahlarımızın affı ve yeni günahlardan korunma konusunda Allah'tan asla ümit kesmemeliyiz.
Mevlâna Hazretleri Mesnevi-i Şerif'te şöyle bir kıssa anlatır:
Adamın biri Hz. Şuayb Aleyhisselam'a der ki: “Allah benim birçok günahımı ve hatamı gördüğü halde beni lütuf ve keremiyle cezalandırmıyor.” Adamın bu sözü üzerine Allah Tealâ Şuayb a.s.'a şöyle vahyeder : “O kulum, ben bu kadar günah ettim de, Allah beni keremiyle cezalandırmıyor, diyor. Ona söyle ki: Ey doğru yolu bırakarak, yanlışa yönelmiş adam! Sen tersini söylüyorsun. Allah seni öylesine imtihan ediyor ve cezalandırıyor ki, senin günahtan kararmış simsiyah kalbin ve günahların etkisiyle zincirler içindeki bedenin bunu fark edemiyor. Fakat yine de benden ümidini kesmesin. Bana sığınsın, Bana dönsün.” Şuayb a.s. Allah'ın kendisine bildirdiği sözleri “Allah beni cezalandırmıyor” diyen adama söyleyince, o günahkâr kimsede tesiri oldu ve Şuayb a.s.'a sordu: “Eğer beni cezalandırıyorsa belirtisi nedir?” Şuayb a.s .: “Ya Rabbi! O adam bu söze karşı savunmada bulunuyor ve senin verdiğin cezayı bilmek istiyor.” dedi. Cenab -ı Hak buyurdu: “Ben settârım , örtücüyüm. Fakat işaretle söylerim. Onu beğenmediğimin işareti şu ki: O itaat ettiğini sanıyor, oruç tutuyor, namaz kılıyor, fakat oruçtan, namazdan ve başka ibadetlerin hiçbirinden zerre kadar zevk almıyor. Yüksek ibadetlerde ve amellerde bulunuyor, fakat zerre kadar mutluluk duymuyor. İtaatlerin meyve vermesi için kalpte manevi bir zevk lazımdır.”
İbadetlerin zırhı altında
Müslümanın devamlı yapması gereken ibadetleri vardır. Manevi zevk içerisinde yapılan ibadetlerimiz bizleri bir yandan mükemmele doğru olgunlaştırırken, diğer yandan yolda ayağımızı tökezletecek taşlardan yani günahlardan korur. Özellikle namaz gibi, oruç gibi tekrarlanan ibadetlerin bu anlamda fonksiyonu büyüktür.
Hz. Peygamberimiz s.a.v. ashabına: “Sizden birinizin kapısı önünden bir nehir geçse ve o kişi de bu nehirde her gün beş kez yıkansa üzerinde bir kir kalır mı?” diye sormuştur. Sahabiler , “Hayır, hiç kir kalmaz.” dediler. “İşte bu, beş vakit namaza bir misaldir. Allah bu namazlar sayesinde hataları yok eder.” buyurmuştur. ( Buharî , Mevâkıt , 6)
Bir başka hadis-i şerifte ise şöyle buyurur: “Beş vakit namaz ve Cuma namazı, namaz vakitleri ve iki Cuma arasında, büyük günahlar hariç, işlenen küçük günahlar için bir kefarettir.” (Müslim, Taharet, 14, 15)
Bir Allah dostu, etrafındaki sevdiklerine günahlarla ilgili şöyle nasihatte bulunmuştur: “Kalbinde ufacık bir leke görüyorsan, oruca devam et. Bu leke gitmezse az konuş. Yine gitmezse, günahlarına dikkat et. Yine kalırsa… Artık yalvarmaya, sızlanmaya başla. Her halini en iyi bilen Sultan'a yalvar.” ( Rüfaî , Hakikat-i Maallah , 259)
Salih amel kalkanı
Bir de ibadetlerimizin yanında salih amellerimiz olmalıdır ki, kendimizi günah işlemekten koruduğumuz gibi, çevremizden gelen günah etkilerinden de korunabilelim. Ameller, yani yapıp-ettiklerimiz, insanlarla ilişkilerimiz Cenab-ı Hakk'ın, Rasulü'nün ve O'nun dostlarının istedikleri doğrultuda olursa, işte o zaman amellerimizin her biri ibadet haline gelir. Her sözü, her işi ibadet olan bir mümin sürekli günahtan korunabildiği için, artık Allah'a yakın olmaya başlayabilir.
Aksi takdirde, ibadetlerimizi yaptığımız halde, ibadetlerin öncesi ve sonrasındaki söz ve fiillerimize, insanlarla ilişkilerimize yeteri kadar itina gösteremezsek, pençelerini açan kedinin civcivi yutması gibi, günahlarımız da ibadetlerimizin sevaplarını yutabilir.
Günahtan korunabilmenin bir başka faktörü zikirdir. Allah'ı hürmetle ve mahcubiyetle anmak, bizlere nefsin, şeytan ve cinlerin şerlerinden korunma kapılarını açar. Kur'an -ı Kerim'de, “Allah'ı çok anın ki, başarıya erişesiniz.” ( Enfal , 45; Cuma, 10) buyurulur . Çünkü bizler Rabbimizi andıkça O da bizleri anacaktır ve lütfuyla koruması altına alacaktır: “Öyle ise beni anın ki, ben de sizi anayım; bana şükredin, nankörlük etmeyin.” (Bakara, 152)
Allah'ı sıklıkla anan, hatta kemal derecesinde O'nu aklından hiç çıkarmayan bir mümin, Hafaza yani koruma melekleriyle birlikte dolaşır.
Takva faktörünü de unutmamalıyız. “Ona bozukluğunu (yani günahını) ve korunmasını (yani takvasını) ilham edene andolsun ki, nefsini temizlikle parlatan gerçek kurtuluşa ermiştir.” (Şems, 8-9 ) Bu ayetin de gösterdiği üzere fücûr yani günah ile takva birbirinin zıddı olan kavramlardır. İnsan kendisini günahlardan, kötülüklerden arındırdığı ölçüde takvaya doğru yaklaşacaktır.
Takva, insanın özünün aydınlatılması; günah ise bu özün karartılması, kirletilmesi anlamına gelir. Çünkü sular nasıl hep toprağa sızarsa, çıkınımızda bulunan iyiliklerimizin karşılığı olan sevaplar ile kötülüklerimizin karşılığı olan günahlar da benliğimizin ve şuurumuzun derinliklerine sızarlar. Takvanın da ötesi, yani bütün günahlardan çekinme hali de vardır ki buna da verâ denir.
Kirli izler
Günahlar, insanın düşünce ve duygu dünyasına, derunî alemine, aile ve toplum hayatına olumsuz anlamda derin izler bırakır. Bu izler, zamanında giderilemez ise, insan da yıkılır, toplum da… Çünkü, tevhidin güzelliği ile iç dünyasını düzenleyememiş, kemale erip toplum hayatına girememiş kişiler, hem aile, hem toplum için tehlikelidirler. İlâhî güzelliğin mekânı olan kalbi kirden-pastan görünmez hale gelmiş, hatta gözü, kulağı ve kalbi günahlarla mühürlenmiş bu zavallı insanların topluma ihanetleri her zaman mümkündür.
Toplumda yayılmış günahlardan, evlerimizde günah ve kir kusan sanal görüntülerden nasıl korunacağız? Bu sorunun cevabını, Peygamberimiz s.a.v.'in belki de günümüz için söylediği şu hadisinde bulabiliriz: “ Âhir zamanda yürüyen koşandan, oturan yürüyenden, yatan oturandan, uyuyan yatandan hayırlı olacak.”
Bu hadis-i şerif, her türlü günah ve fitnenin ortamı bataklığa döndürdüğü bir devirde sakınmanın, korunmanın gerekliliğine bir işaret olarak anlaşılabilir. Uyku gaflettir ama bazı insanlar için böyle bir zamanda nimet olabiliyor. Bataklıkta kirlenip boğulma ihtimalinin yüksekliğine karşı büyük nimet! Bediüzzaman Hazretleri'nin, “Mehdi'nin arkadaşları Ashab -ı Kehf'ten olacak.” ifadesi böylece bir anlam kazanabilir. Yani zamanın fitnelerinden, günahından korunmak için kendini saklayabilen, ortalığa dökülüp saçılmayan insanlar...
Cürmüm ile geldim Sana
Bir Allah dostu, kendisinden nasihat isteyen kişiye buyurmuştur ki: “Günah yapacağın zaman Allah Tealânın sana verdiği rızkı yeme ve O'na isyan etmek istersen, bunu O'nun gördüğü yerde yapma. Görmediği yerde yap. O'nun mülkünde olup, verdiği rızkı yiyip, gördüğü yerde günah yapmak uygun değildir.”
Allah'a gidiyoruz. Nasıl? Hangi halimizle? Hangi amellerimizle?
Cennet, Cenab-ı Hakk'ın emir ve yasaklarının örgüsüyle çevrilidir. Bu dikenli örgü aşılmadan cennete girilemez. “Gerçek muhacir, Allah'ın yasak ettiği şeylerden hicret eden kimsedir.” ( Buharî , İman, 8) Emirleri yerine getiremedik, yasakları da çiğnedik ise cenneti nasıl isteyeceğiz? Yüzümüzü Allah'a nasıl çevirebileceğiz?
“Eli boş gidilmez gidilen yere, Rabbim boş gelmedim, cürmümle geldim sana!” diyebilecek miyiz? Bir daha işlememek üzere günahlarımızın itirafı, aczimizin farkında olmak anlamına da gelebilir. Bu itiraf, bizleri yaptığımız ibadetlerin gururundan da koruyabilir. Günahını itiraf edeni, haddini bildiği için Allah bağışlayabilir. Acizliğimizi bileceğiz; insan o zaman Allah'ın korumasına girer ve Zekeriyya a.s. gibi şöyle dua eder: “ Zekeriyya'yı da an! Rabbine: Rabbim, beni tek bırakma! Sen, vârislerin en iyisisin (her şeyim sana kalacaktır) diye dua etmişti.” (Enbiya, 89)
Peygamber Efendimiz'in buyurduğu üzere, “Kim, evinden çıkarken: ‘Allah'ın adıyla çıkıyor, Allah'a güveniyorum. Günahlardan korunmaya güç yetirmek ve taate kuvvet bulmak, ancak Allah'ın tevfik ve yardımıyladır' derse, kendisine: ‘Doğruya iletildin, ihtiyaçların karşılandı, düşmanlarından korundun' diye cevap verilir. Şeytan da kendisinden uzaklaşır.” ( Ebu Davud , Edeb , 103; Tirmizî, Daavât , 34)
Hakk'a kanat açmalı hep ellerimiz… Kaybolmalı kederlerimiz… Gözümüzden yaş olup akmalı günahlarımız! Ruhumuz ancak bu gözyaşlarıyla özgürlüğüne kavuşacaktır. İşte o zaman ruhumuzla bir olarak sonsuzluğun kapısını aralayabiliriz.
30/9/2009 | Kategori: ISLAM | Yorum (yok) Yorum yaz! | Kalici baglanti
Makbul Tevbenin Alametleri
Mehmet ILDIRAR
Dilini lüzumsuz söz, gıybet, söz gezdirme, yalan gibi afetlerden korur.
Hiç kimseye karşı kalbinde haset ve düşmanlık yoktur.
Bütün günahlarından ve kötü arkadaşlarından Allah Tealâ onu ayırır.
Şu halde tevbe , sadece sözleri ile: “Ya Rabbi bağışla, ben pişmanım.” demekten ibaret değildir. Tevbenin hukuku çok derindir.
Mümin kendisi için istediğini başkaları için de istemedikçe kâmil olmaz. Şu halde tevbelerimiz noksandır. Kâmil bir makama götürmek için tevbenin hakikatına , tevbe -i nasuha ulaşacak sebeplere yapışmamız lazım gelir.
Ulemanın bildirdiğine göre, Allah Tealâ tevbekâr kuluna dört ikramda bulunur:
Kötü arkadaşları bırakır. Zira kötü arkadaş insanın kötü yola gitmesine vasıtadır. Hadis-i şerifteki: “İmanın en alt derecesi yoldaki taşı kaldırmaktır.” sözlerini Şah-ı Nakşibend Hazretleri şöyle açıklamıştır: Yoldaki taştan maksad nefstir . Zira Allah yolundaki insanın en kötü arkadaşı kendi nefsidir.
Tüm taatlara yönelik olmak şartıyla ve ibadetleri ifa etmekle her günahı bırakır.
Kalpten dünya sevgisi gider. Ahiret hüznü yerleşir.
Allah Tealâ'nın kefil olduğu şeylere karşı bir endişe duymaz, fakat akıbetinin ne olacağını da kestiremez.
Ebu Ümame Bahilî Hazretleri, Rasul-i Kibriya s.a.v.'den şöyle rivayet etmiştir:
“Sağ taraftaki melek sol taraftaki meleğin kumandanıdır. Kul bir iyilik yaptığı zaman hemen onun lehine on iyilik yazar. Kul bir kötülük işlediği zaman sol taraftaki melek onu yazmak isterse sağdaki melek şu emri verir. ‘Şimdilik dur!' Bu şekilde onun hatasını altı veya yedi saat bekleyerek, kul ettiğine tevbe edip Allah'dan bağışlanmayı isteyene kadar yazmaz. Allah'dan bağışlanmasını istemediği takdirde onun aleyhine bir kötülük yazar.”
Hz. Ebu Bekir r.a.'dan bildirilen hadis-i şerifte de Efendimiz s.a.v. şöyle buyuruyor: “Bir günah işlediğinizde derhal bir iyilik edin. Zira abdest ve gusül alır da Allah'ın huzuruna durup iki rekât namaz kılar, o iyilikten sonra bir tevbe ederseniz, Allah Tealâ sizin tevbenizi kabul buyurur.”
Bunun için her birimizin günahın arkasından iyilik etmeyi adet edinmemiz lazım gelir. Nice arif menkıbelerinde vardır ki, murad için bir arif-i billaha giden kimse, o mübareğin şöyle bir hitabıyla karşılaşır.
- Yanında biraz para filan var mı?
- Var efendim.
- Sen git, onunla yetimlere ve sadakaya muhtaç olanlara iyilik et. Elinden gelirse birkaç gün oruç tut. Gece seherlerde kalk, bir miktar namaz kıl. Sonra Allah Tealâ'ya sıdk ile tevbe et, Allah Tealâ seni muradına erdirir.
Görülüyor ki iyilikler kötülükleri yok ettiği gibi, her bir kötülük de makamımızı aşağıya dü şürür.
İmam-ı Hasan r.a.'dan beyan buyurulan hadis-i şerifte Rasululah s.a.v. şöyle buyurmu ştur:
“Her kulun iki meleği vardır. Bunlar Kiramen Kâtibin'dir . Sağ taraftaki melek sol taraftakininin kumandanıdır. Kul kötü bir iş işlediği zaman sol taraftaki melek sorar: ‘Bunu yazayım mı?' Sağ taraftaki şöyle buyurur: ‘Beş günah işleyinceye kadar yazma.' Beş günah işledikten sonra sol taraftaki tekrar sorar: ‘Yazayım mı?' Sağ taraftaki melek: ‘Bir iyilik yapıncaya kadar bekle.' der. Bir iyilik yaptığı zaman sağ taraftaki melek şöyle der: ‘Bize bir iyiliğe on sevap yazmamız emredildi. Gel, bu yaptığı bir iyilik için on kötülüğü silelim. Ayrıca lehine beş iyilik yazalım.' Bunun üzerine şeytan bağırıp sızlanarak: ‘Ben insanlara ne zamana kadar yetişebileyim!' der.”
Allah Tealâ buyurmuştur: “Muhakkak ki ben, tevbe eden, inanan ve yararlı iş yapan, sonra doğru yola giden kimseyi bağışlarım.”
Tevbede sabit kalmanın en güzel yolu sadıklarla beraber olmak, gönlünü Allah'a bağlayan, ilmiyle âmil ulemanın, ariflerin terbiyesine girmektir.

30/9/2009 | Kategori: ISLAM | Yorum (yok) Yorum yaz! | Kalici baglanti
<Önceki Yazilar | Sonraki Yazilar>




